Apartmanda 32 Yıllık Bar: Siyah Beyaz

Apartmanda 32 Yıllık Bar: Siyah Beyaz

Anne babalardan sonra artık çocukları da müdavim. İşte 32 yıllık efsane Ankara barının öyküsü.

Ankara’nın Çankaya semtindeyim. Kuğulu Park’ın hemen yakınında, taksicinin adını ilk kez benden duyduğu Kavaklıdere Sokak’ta, uçuk pembe bir apartmanın önünde duruyorum. Dört katlı, klasik bir Ankara apartmanı bu. Hani şimdilerde İstanbul’da bir günde yıkılıp altı ayda yerine yenisinin ve 20 katlısının dikildiği türden. Apartmana girmeden önce, önünde biraz durup dikkatlice bakıyorum. Bu yapıları ileride kolay kolay göremeyeceğiz korkusuyla orayı aklıma kazımaya çalışıyorum.

Sade ailesine ait bu apartmanın giriş ve alt katında Ankara’nın en eski galerisi ve barı yer alıyor: Siyah Beyaz. 4 Şubat 1984’te açıldığından beri hiç taviz vermeden bugünlere gelmiş bir yer burası. Türkiye’nin şu döneminde insanı hayrete düşürecek kadar istikrarlı; bozulmamış, değişmemiş, cilalanmamış.

Kapıda Sera Sade karşılıyor beni. Ailenin genç kuşak yöneticisi. Az sonra Faruk ve Fulya Sade de geliyor. Üst kattaki ofiste oturuyoruz ve sohbet etmeye başlıyoruz. Çok tatlı-komik bir aile. Fulya Sade turuncu çerçeveli gözlükleri, Faruk Sade mor merserize kazağı ve gül kurusu pantolonu, Sera Sade de kızıl saçlarıyla müthiş bir uyum içerisinde. Ki sadece dış görünümlerine yansıyan bir renklilik değil bu. Yaşadıkları hayatta da rengarenk anlara tanıklık etmiş oldukları daha ilk cümlelerinden anlaşılıyor. İnsanın yanından kalkmak istemeyeceği türde hayat dolu bir aile.

Siyah Beyaz’la ilgili ufak bir araştırma yaptığınızda karşınıza çıkan ortak görüş, bunun bir inat hikayesi olduğu. Tanımlamalar genellikle hayret üzerine kurulu. Aslında benim de röportaj yapmamın sebebi bu: Türkiye’de hiçbir yapı (hele ki bir bar) 30-40 sene hiç değişmeden yaşayamazken, Siyah Beyaz bunu nasıl başardı?

“Anne tarafından Arnavutum. Bir şeye karar verdim mi sonuna kadar giderim,” diyor Faruk Sade gülerek. Zaten sohbet ilerledikçe onun alışkanlıklarından kolay vazgeçmeyen, belli prensipleri olan, kendisi, “Tutucu diyebilirsiniz,” dese de kanımca ‘tutucu’ değil de ‘karakterli’ olarak tanımlanacak bir yapısı var. Nitekim eşi Fulya Sade bir ara, “Burası Faruk Sade sayesinde var olan bir yer,” diyor. Ama anında karşı taraftan yanıt geliyor: “Fulya olmasa Siyah Beyaz olmazdı.” Faruk Sade bir başka ayakta kalma nedeni olarak da aile apartmanında olmalarını gösteriyor. “Bu tür işletmelerde kira çok önemlidir. Çok zor iştir. Kira devreye girseydi burası ayakta kalır mıydı bilmiyorum.” Bina, Sade’nin doğduğu yılda, 1954’te yapılmış. “Bu civarın ilk apartmanıdır.”

Müdavim kitlesini yaratmış uzun soluklu mekanların hayranlık uyandırdığını söylediğimde, “Mekanlar aynı sahiple devam etmiyor. İsmi aynı kalmış yerler olabilir ama beş sahip değiştiriyor, hatta janrlarını değiştiriyorlar,” diyor Faruk Sade. Kendisi ODTÜ Mimarlık mezunu. Üniversite sonrası master için Paris’e gidiyor ve burada Mübin Orhon, Komet, Utku Varlık gibi isimlerle bir arada vakit geçiriyor. Sanata ilgisi sebebiyle Türkiye’ye döndüğünde bir galeri açma fikri doğuyor. Fakat bu işe girerken kendi deyimiyle “bir sponsor” gerektiği için bar açmaya karar veriyor. “Neden bar?” diye sorduğumda, “Sanatçılar, yazarlar, dostlarım… İçkiyle araları iyidir. Süpermarket açsam belki daha iyi olurdu ama barla galeri birbirini tamamlayan şeylerdi,” diyor gülerek.

O sırada Ankara’da nasıl bir gece hayatı kültürü olduğunu merak eden varsa Fulya Sade gayet net bir şekilde açıklıyor: “Siyah Beyaz kurulduğunda pastane kültürü ve bir de diskotek vardı. Bar yoktu, otellerin barı vardı sadece. Zaten 80’lerde bar deyince pavyon, galeri deyince oto galerisi anlaşılırdı.” Böyle bir ortamda Faruk Sade’nin dostlarının da desteğiyle (“Hepsi geldi, boya yaptılar, fotoğrafları astılar, yanımızda oldular”) bar hazır hale getiriliyor. Henüz resmi açılış yapılmadan, “Şu siyah beyaz şömineli bar,” diye kulaktan kulağa yayılmaya başlayınca mekanın ismi kendi kendine konulmuş oluyor.

Duvarları ilk günden bugüne sergi açmış sanatçıların afişleriyle dolu olan galeri katından aşağı indiğinizde bir perde karşılıyor sizi. Araladığınızda bara adım atıyorsunuz. 1987 yapımı Tunç Başaran filmi Biri ve Diğerleri’ni izleyenler olduysa bar atmosferinin neye benzediğini ya da daha doğrusu bende nasıl bir iz bıraktığını anlayacaktır. Siyah uzun bar Sade’nin tasarımı. Hiç değişmemiş. “İki senede bir araba boyacısını çağırtıp boyatırım, değiştirmem,” diyor. Bir duvarda ünlü Hollywood oyuncularının, diğer duvarda Türk oyuncuların, sanatçıların, yazarların, gazetecilerin siyah beyaz fotoğrafları var. Artık aramızda olmayanların fotoğraflarının üzerinde ışık yanıyor. “Benim yapmak istediğim akşamüstü iş çıkışı barıydı, yurtdışında olduğu gibi. Burada o barın etrafında Hürriyet, Cumhuriyet ve diğer gazetelerden bütün gazeteciler, mimarlar, doktorlar, politikacılar otururdu. Çeşitli partilerden insanlar bayağı Türkiye’yi kurtarırlardı ama kimse birbiriyle kavga etmezdi, bunu gayet medeni şekilde yaparlardı. Çok yoğun, entelektüel bir gruptu,” diye anlatıyor o günleri Faruk Sade.

Mekanın çaldığı müzik, Sade’nin zevki sayesinde şekillenmiş: Blues, caz, rock. “Neler dinlerdiniz?” diye soruyorum, “Çok fazla plağım vardı, hala da duruyor. JJ Cale, Dire Straits, Rolling Stones, Supertramp, Crosby, Stills, Nash&Young,” diyor. Zamanla tam bir müdavim barına dönüşen Siyah Beyaz’a her isteyen rahat rahat girip çıkamıyor. Daha doğrusu girse bile rahat edemediği için çıkmak zorunda kalabiliyor. Çok ünlü isimlerin kapıdan çevrildiği oluyor. Burası için ‘ünlü’ olmak bir ayrıcalık değil. “Ayşe Arman demişti ki, ‘Aman oraya bir tanıdıkla gidin, evimize giren bu yabancı kim diye bakıyorlar.’ Gerçekten böyle bir durum var. Olurdu zamanında, iki takım elbiseli adam, iki hanımla gelir, ‘Beyaz peynir, zeytin var mı?’ diye sorarlar, olmadığını duyunca oflamaya başlarlar. Benim iki Coltrane albümüm vardı, hemen onları koyardım. ‘Biraz kısar mısınız?’ dedikçe, ‘Tabii,’ deyip daha da açardım, ‘Hesap lütfen!’ diye kaçarlardı,” diye anlatıyor Faruk Sade gülerek. Şimdiye kadar hiç olay çıkmamasını biraz müdavimlerin burayı ciddi anlamda sahiplenmesine bağlıyorlar. “Hafta sonu 4’e kadar açık bir yerin güvenliğinin olması gerekir normalde. Bizde yok. Personelimiz altı kişi. Buraya gelen insanlar sanki sessiz bir anlaşma yapmış gibi, herkes birbirine saygı gösteriyor,” diyor Sera Sade.

Anne ve babasının sanatçı dostları arasında büyüyen son kuşak Sade, Bilkent’te Grafik Tasarımı okuduktan sonra Londra’da sanat tarihi ve küratörlük master’ı yapmış. Türkiye’ye döndükten sonra da galeri ve barın yönetimini devralmış. Babası her ne kadar, “Emekli oldum,” dese de, elini eteğini çekmesi pek mümkün değil. Ama Sera’nın gelişi burası için taze kan olmuş. “Olması gereken oldu. Çok organik, doğal bir şey,” diyor Sera Sade bu seçimden bahsederken. Zorunluluktan değil, isteyerek buraya geldiğini söylerken babası da ekliyor: “Kızımızın bizimle çalışmayı seçmesi inanılmaz büyük bir şans.” Ona “Küçükken buralarda n’apıyordun?” diye sorunca gülerek, “Koşturuyordum,” diyor. “Bütün doğum günlerim bu barda oldu, aklıma gelen bütün özel günlerimi burada kutladık.”

Oturduğu sandalyeden içtiği içkiye kadar alışkanlıklarını değiştirmeyen 60-70 yaşlarındaki müdavimlerin yanı sıra ikinci jenerasyonun da severek geldiği bir bar burası artık. “Gerçekten sahip çıkma durumu var gençler tarafından. Annemle babamın arkadaşları eskisi kadar çok çıkmıyorlar, şimdi benim arkadaşlarım gelmeye başladı. Burada 20 yıldır, 30 yıldır aynı personel çalışıyor. Bu çok büyük bir rahatlık ve güven veriyor onlara,” derken Faruk Sade ekliyor: “Bazen Sera geliyor, ‘Baba bak tanıdın mı?’ diye birini gösteriyor, inanamıyorum. En son şu kadarcıktı gördüğümde, şimdi koca delikanlı ya da fıstık gibi kız olmuş.”

Mekanda çarşamba, cuma ve cumartesi günleri canlı müzik var. Çalan en ünlü gruplardan biri, 16 yıldır sahne alan Exit. Davulcuları Nusret Gürs 70 yaşında. Aynı grupta yıllarca gitar çalan ve maalesef artık hayatta olmayan Gürbüz Barlas’ın gitarı barın duvarında asılı duruyor artık. Siyah Beyaz’ın müzik konusundaki istikrarı da buranın aynı ruhla devam etmesini sağlıyor. “Çünkü blues ve rock ’n’ roll çalarak zaten çok ciddi bir kitleyi eliyorsunuz,” diyor Sera Sade.

Barın pek çok Ankaralı arasında özel bir yeri var. Mesela müdavimlerden Ahmet Boyacıoğlu 2010 yılında, başrollerinde Tuncel Kurtiz, Taner Birsel, Erkan Can, Nejat İşler, Şevval Sam’ın yer aldığı bir film çekmiş (mekanda yaşananlardan yola çıkılmış). 2014 yılında ise mekanın 30. yılı vesilesiyle bir kitap ve belgesel hazırlanarak 45 kişiyle röportajlar yapılmış. Siyah Beyaz’da başka bir yerde kolay kolay rastlayamayacağınız türde hikayeler mevcut. Mesela içkiyi fazla kaçıran müdavimi, “Tamam artık daha fazla yok!” diyerek eve yollayan emektar barmen, mesela cep telefonundan çocuğuna ulaşamayan endişeli anne-babaların bar telefonundan orayı rahatlıkla arayıp sorabilmesi, mesela kapıdan uğrayıp, “Biz bu gece gelemiyoruz ama desteğimiz olsun diye sizden birer bira satın alacağız,” diyen gençler ya da çalınan fotoğrafların geri gelmesi. Bu sonuncusunu Sera Sade’den dinleyelim: “Gençler gelmeye başladıktan bir süre sonra duvardan fotoğraflar eksilmeye başladı. Bir cuma gecesi çok sevdiğim iki fotoğraf gitti; Isabelle Adjani ve Marilyn Monroe. Çok üzüldüm ve ertesi gün internette bir yazı paylaştık konuyla ilgili. Pazartesi fotoğraflar kapıya bırakılmıştı.” Çoğu Paris’teki fotoğraf dükkanlarından satın alınan bu fotoğrafların isteyene kopyasının yaptırıldığını, çerçevesiyle birlikte de hediye edildiğini anlatan Faruk Sade, “Çalmaya gerek yok yani,” diyor.

Onları dinlerken standart bir Türk ailesininkine hiç benzemeyen bir hayatları olduğunu düşünüyorum. “Epey eğlenceli zamanlar geçirmişsiniz belli ki,” deyince Fulya Sade, “Eğlenceli geçti, hala da geçiyor. Ben eğlenmesini bilen insandan hiç korkmam,” diyor. Fakat tabii onların eğlence anlayışı Ankara’da bugün gördüklerine pek benzemiyor. Sera Sade, “Eller havaya kültürü, şişe açtırma anlayışı giderek genişledi,” derken Faruk Sade Ankara’nın çok değiştiğinden yakınıyor. “Artık dışarı çıkmayı sevmiyorum. Herkesin suratı asık, ayakkabının üzerine tükürüyor, kaldırıma basıyorsun, üstün çamur içinde kalıyor. İnsanlar çok kötü oldu. O zamanlar Paris’te kalma ve çalışma imkanım vardı, ‘Hayır ben ülkeme döneceğim,’ dedim. Pişman da değilim ama 82’deki insanlar değil bunlar. N’oldu? Ne zaman oldu bunlar? İnsanlarımızı artık anlayamıyorum,” derken hakikaten acı çektiğini hissediyorsunuz.

Röportaj bittiğinde hep beraber bara iniyoruz. İçeride bir tiyatro oyununun provası var. Bar sandalyelerine oturup bir süre onları izliyoruz. Bir yandan sessizce sohbet ediyoruz. Birden eski TRT 2’yi hatırlıyorum. Uzun uzun süren kültür-sanat programlarını. Hiç bu Türkiye’de değilmişim gibi geliyor. Ankara -doğru yerindeyseniz- kesinlikle insanı iyi ediyor.

Bu yazı Melis Danişmend’in redbull.com.tr için yazdığı yazıdan alıntıdır. Yazıda kullanılan fotoğraflar Uygar Önder Şimşek’e aittir.

Ankara'da bir çok konser oluyor. İşte biz de bunları irili ufaklı demeden listeleyen bir siteyiz. Akşam canınız sıkıldı ve bir şeyler içip "ne dinlesem?" dediğinizde biz burdayız. Ya sen neredesin Ankara?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Top

Login


Create an Account!
Forgot Password?

Create an Account!


Username
Want to Login?

Forgot Password?